Anıların Cansızlığında Hayat Bulmak

Subscribe to my newsletter and never miss my upcoming articles

Hayatın yoğunluğu içinde geçmişimizi unutuyoruz yavaşca. Günü yaşamak güzel belki; ama geçmişte yaşanan güzel anıları da hatırlamak mutlu ediyor insanı. Garip bir mutluluk. Özlem ile yoğrulmuş ve ilk ısırıkta sevinç yaşatıp ardından hafif bir hüzün bırakıyor. Bir daha geri gelmeyecek yıllar. Ne kadar garip aslında, küçükken büyüme hayalleri kurar ve ileride ne yapacağımı planlarken, şimdi o günlerimi özler buluyorum kendimi arasıra. Bunaldığım bazı zamanlar, geçmişimden tutup çıkardığım anılar ile rahatlıyorum. Sıcak lodos rüzgarlarının çiçeklerini uçurduğu kocaman ıhlamur ağacını unutamıyorum. İlk okula gidiyordum o zamanlar. Hala orada mı, emin değilim. Ama gözlerimi kapattığım zaman, mavi önlüklü ve beyaz yakalı arkadaşlarımla beraber hâlâ orada ve hâlâ kendisini bıraktığım gibi. Rüzgarın salladığı o koca ıhlamur ağacının yaprakları hâlâ döne döne dökülüyor ve bizler hâlâ o yaprakları yakalamaya çalışıyoruz. Sonra rüzgarı arkamıza alıyor ve başlıyoruz delicesine koşmaya. Bazen o kadar güçlü oluyor ki rüzgar, gökyüzüne uçacak gibi oluyoruz. Belki küçük bedenlerimiz rüzgarın alıp götürdüğü bir yaprak gibi cılız. Ama heyecan ve mutluluğumuz dünyalara bedel. Sonra ders zili çalıyor ve bitiyor öğlen tatili. Bizim için ise oyunun tarzı ve yeri değişiyor sadece.

Her mevsimin tadını delicesine çıkarmanın nasıl bir şey olduğunu unutalı yıllar oldu. Kışın bağıra bağıra kar topu oynadığımız zamanlardan, ilkbaharın ıslatan yağmurlarına ve yaz geldiğinde kimsenin bilmediği yerlerde yüzmeye gitmekten sonbaharın rüzgarları ile delicesine koşmaya. Hangi mevsim mutluluğumuzu engelleyebilirdi ki o zamanlar…? Hangi mevsim bizi üzebilirdi? Güneş açsa sevinir, kar yağsa coşardık. Bugün en pahalı telefonlardan kışın kartopu oynamak için ellerimize taktığımız eldivenler kadar heyecan duymuyorum.

Akşamları ailecek izlenen Kemal Sunal ve Şener Şen filmleri geldi aklıma. Ve kaçırmamak için sabahın erken saatlerinde kalkıp beklediğim Bugs Bunny çizgi filmleri. Gün içinde mahallenin çocukları ile toplanıp futbol ve basketbol oynamak, geceleri ise yarın yapılacakların heyecanı ile sabahlamak. Herşey ne kadar da yeni ve herşey ne kadar da alışılmadık o zamanlar. En son ne zaman ekmek arası domates ve peynir bu kadar lezzetli oldu senin için? En son ne zaman bir ağacın dalları arasından aşağısını izlemek, pahalı otellerden şehri izlemekten daha çok heyecan verdi sana? Ne zaman bir meyve ağacı altına düşmüş meyveleri üzerine silip yedin? Ne zaman bir ağaca elmalarını düşürmek için arkadaşların ile taş attın? Mahallenin amcaları tarafından kovalanırken iliklerine kadar duyduğun korku ve heyecanı, en son ne zaman hissettin?

Kış akşamları ne kadar güzel geçerdi. İşgüzar TEDAŞ, bazı zamanlar farkında olmadan, akşamlarımıza ayrı bir huzur getirirdi. Elektrikler gidince, sobanın açık olan üst deliğinden duvara yansıyan ateşin ışığıyla görmeye çalışırdık birbirimizi. Teknolojimiz yoktu bugün ki gibi. Saatlerce gelmeyen elektriğe inat saatlerce konuşurduk bizler de. Bazen geçmişinden kısa hikayeler anlatırdı rahmetli anneannem. Sobanın içinde yanan odunların çıkardığı ses olurdu akşamın türküsü. Ve yine sobanın ateşinde ısınırdı akşamın çayı ve pişerdi kestanelerimiz. Adını bile telaffuz edemediğimiz abur cuburlar olmazdı önümüzde. Çayın yanında Petibör bisküvi gelirdi tatlı olarak. Çaya batırmak için ortadan ikiye böldüğümüz petibör gibi koptuk o zamanlardan. Ne kadar garip aslında… Şimdi tüm bunları kafamda dün yaşamış gibi görüyor olmam. 20 sene geçti üzerlerinden, hatta daha fazla. Elimi uzatsam dokunacağım sanki. Artık herşey geri gelmeyecek şekilde değişti. Daha çok değişecek. Doğduğum büyüdüğüm yerler yok artık. Mahallenin büyüklerinin hemen hemen hepsi hayata veda etti. Arkadaşlarımın çoğunun nerede olduğunu bile bilmiyorum.

Bugün kızıma bakarken, kendi çocukluğumu görüyorum sanki. Geçmişi unutmak istemiyorum. Kendi geçmişini unutan, çocuklarının neler hissettiğini nasıl anlasın? Rüzgarlı gecelerde, odasının delik penceresinden gelen o korkutucu uğultudan, yorgana sarılmak ile korunmaya çalıştığını unutan, nasıl anlayabilir kendi çocuğunun korkularını bugün. Sobanın yanına kıvrılıp, yatağına gitmek istemediği o dakikaları unutan, anlayamaz kucağında uyumayı yatağında uyumaya tercih eden çocuğunun hissettiklerini. Çocuklarımız için unutmamak lazım aslında geçmişimizi. Bir çivi ile bir sürü oyun geliştirebildiğini unutan, bir bardak ile oynamak isteyen çocuğunu nasıl anlasın ki?

Geçen her ânı, sonsuzluğa uğurluyoruz. Kısaca ziyaret eden bu misafirlerin bize bıraktıkları tek şey ise hayallerimiz. Oyuncağının tekerleği kırılınca oturup ağlayan o nazenin ruh, her geçen zamanın ölüsüne sadece sessizce bakıp duracak kaskatı bir insana dönüştü bugün belki. Ama hâlâ hayallerime taş atıp, dalgalarını izlemeye devam edeceğimden şüphem yok…

No Comments Yet