Vicdansız Akıllar ve Akılsız vicdanlar

Subscribe to my newsletter and never miss my upcoming articles

Bazen yazdıklarınızın anlaşılmasını değil, içinizi dökmesini beklersiniz sadece. Bu yazı da onlardan bir tanesi. Peki bu başlık ne manaya geliyor diye merak edenleriniz çıkabilir. Hayatımda tanıdığım insanların bazılarını anlatıyor sadece. Ya da belki de çoğumuzun devamlı tanımak zorunda kaldığı insanları. Belki de farkında olmadan bizleri.

Akılsız vicdanlar, değer verdiği fikirler ve kutsallar sömrüldüğü halde, iyilik yaptığını düşünüp aslında başkalarına zarar veren ve yaptıklarının önünü arkasını düşünmeden gaza gelip, akıllarına hiç müracaat etmeden sadece vicdanlarını rahatlamaya çalışanlar olarak tanımlanabilir. Yaptıkları şey gerçekte iyilik midir, yapsalar doğru mu yapmış olurlar gibi soruları sormadan, yıllarca bilinçaltlarının en derin yerlerine kazınmış doğrularla ve düşmanlarla alakalı herhangi bir kelimeyi duymayıversinler; söylenilenin hepsini bile dinlemeden, zihinlerinin zindanlarında hükümlerini çoktan vermişlerdir onlar. Duygusal dengesizliklerini tavırlarına bakarak çok rahat görebilirsiniz onların. Aldıkları aksiyonlarda mantık aramazsınız çoğu zaman.

Vicdansız akıllar ise, aldıkları kararlarda ve yaptıkları işlerde Makyevalist bir hayasızlıkla zafere giden yolda her şey mubahtır inancına sahiptirler. Kendilerince rasyonel gördükleri hiç birşeyi yapmaktan çekinmezler. Eğer insanlar kandırılacaksa, bu yönde aldıkları kararları ahlaki ve vicdani hiç bir tartıya koymadan aksiyona dökerler. Onlar için yalan, kendilerine zafere götürecek bir araçtan ibarettir. Vicdansız olan bu akıllar için diğer insanların acılarının bir anlamı yoktur. Sebep oldukları acılardan dolayı akan gözyaşlarının onlar için tek anlamı, çizdikleri büyük resimde yaptıkları planların işe yaradığını gösteriyor olmasıdır. İnsanların acıları paranoyalarında yarattıkları bu savaşı kazanıyor olmaları demektir. Hayat güçlüden yanadır ve zayıflar kullanılmaya ve gerekirse yok edilmeye mahkumdurlar. Çekilen acılar ortak noktalarından bir tanesidir vicdansız akıllar ile akılsız vicdanların. Çünkü düşmanlarının çektikleri acılar bir tanesinin aklını diğerinin ise vicdanını tatmin eder. Tatmin edilen şeyler farklıdır belki ama tatmin eden şeyler ise aynı acılar, zülümler ve zorbalıklardır.

Vicdansız akıllar ile akılsız vicdanlar bir elmanın iki yarısı gibidirler. Bir iş yapılacağı zaman, bunu yapacak kullanışlı insanları bulmak için vicdansız akılların ilk başvuracakları kitledir akılsız vicdanlar. Kendilerine boyun eğmeyen herkesten nefret eder vicdansız akıllar. Bu insanlardan intikamlarını da akılsız vicdanları kullanarak alırlar. Nasıl kandıracaklarını da çok iyi bilirler onları. Akılsız vicdanlar için ise alınacak olan aksiyonun bir yöntem ve edebi yoktur. Vicdanlarına ekstazi olacak her aksiyon onlar için doğrudur. Düşman seçerken akıllılarını kullanmayanların, alacakları aksiyonlarda akıllarını kullanmalarını beklemek, bizi de en az onlar kadar akılsız yapacak bir düşünce belki de.

Bu insanları görmek için çok uzağa bakmak gerekmez çoğu zaman. Bazen bakkaldan sıcacık ekmeklerini almış şekilde çıkarlarken görürsünüz onları, kimi zaman otobüste yanınıza otururlar, ve kimi zaman ise sizi evinize bırakacak olan taksi şöförü olarak çıkarlar karşınıza. İçlerinde şuursuzca sakladıkları nefret canavarlarını uyandıracak sesi bekler şekilde hayatın farklı kesimlerinde yaşamlarına devam ederler. Vicdanlarının tatmin anı geldiği zaman, artık karşınızda sakince oturup mantıklıca konuşabileceğiniz insanlar göremezsiniz. Ekmek almaya gittiğiniz de size gülümseyerek merhaba diyen o masum yüzün yerini, nefretini kusacağı kurbanlar arayan bir canavar almıştır. Toplu hareket etmenin sarhoşluğu vardır üzerlerinde. Nöronlarını ele geçirmiş bir virüsün verdiği emirleri yerine getirmeye çalışan bir deri ve kemik yığını haline gelmiş insanlar vardır artık karşınızda. Manasını bile bilmedikleri bir fikrin hipnozu altında yaşayan ölülerdir onlar. Tarihte masumların ölümlerine en fazla sebep olanlar, adını bile duyduğumuzda tüylerinizi diken diken olan teröristler değil, bilakis işte bu akılsız vicdanlardır.

Hakiki iyilikler yapmak ne kadar zor ve anlamsız. Onun yerine sürü halinde sloganlar atmak ise ne kadar tatlı ve kolay. Bir saat bağırmak ile dünyadaki tüm sorunları çözebildiğinizi düşünmek vicdanı ne kadar da rahatlatan bir inanış. Portakalları bıçaklamak ile tüm dertlerinizden kurtulmuş olmak ne büyük haz veriyordur insana. Ne gereği var o kadar para ve emek ile iyilik yapmaya çalışıp ve daha etkili ve kalıcı çözümler üzerine yoğunlaşmanın? Protesto ediverirsiniz, hemen kaybolur tüm sorunlar. Herkes önünüzde diz çöker. Neden arkadaş edinmek isteyesiniz ki? Güçlü olun, herkes köleniz olsun. Bir mektubunuzla devletleri dize getirin.

Ne kadar zevklidir toplu halde hareket etmek değil mi? Toplu halde düşmanlara saldırmak. Kahramanlık destanları yazdığınıza kanmak. Her aldığı canın üzerinde cennetine ulaşmak. Takılıp düşecekken, aynı yolda savaşan bir arkadaşının kolundan tutup seni kaldırması ve göz göze gelip davanızın doğruluğuna bir kez daha inanmak. Doğru mu yapıyorum sorusunun o sancılı, acılı, kimi zaman ise uykusuz bırakan gecelerinin yorgunluğunu yaşamak yerine, senin için düşünenleri sorgusuzca dinlemek ne kadar da kolay ve kulağa hoş geliyor, değil mi? Yolda görsen selam vermeyeceğin insanların bir an içinde kahraman olması ne kadar da garip. Sıradan hayatlarında başkalarına zarar verecek kadar karakter yoksunu olduğunu bildiğin nice insanın, hep arzuladıkları destanları yazma şansını elde etmeleri, ne kadar da haz veriyordur onlara. Kandırmayı akıllılık, yalanı kurnazlık, çalmayı marifet ve zorbalığı efendilik zannedenlerin ölüsüne ağlayan binlerce ve bazen yüzbinlerce akılsız vicdan.

Peki, tüm bunları görüpte yaşamaya çalışmak? Ya aklını çıkarıp mutlu olacaksın, ya da sahip olduğun akılla deli. Deli olduktan sonra da hep mutlu olursun herhalde…?!

Uzun yıllar önce yaşadığım şehirde, eve giderken rastladım o uzun kalabalığa. Dillerinde dini sloganlar ile nefret ettikleri insanlara kin kusuyorlardı. Ne olduğunu anlamadan içlerinden büyük bir grup, onları izleyen yakınımdaki bir üniversite öğrencisine saldırmaya başladı. “Ne gülüyorsun ulan …. anneni… kardeşini … bilmem.. ne ettiğim…!” küfürleri serin bahar gecesini kışa çevirmişti o akşam. Ağızlardan tüm heybeti ile çıkan tekbir ve beslemenin yerini, tanımadıkları bir insanın en değerli varlığına ağza alınmayacak kadar iğrenç olan küfürler almıştı artık. Her anlayışın ve inanışın içinden çıkıyordu bu zihniyet. Bağnazlığın dini, dili, toplumu ve toprağı yoktu. Akılsız vicdanlar her zaman ve mekanda hayat buldu ve bulmaya devam edecek aslında. Ben ise içimden aklını vicdanına kurban etmiş insanlar ile bir şey yapılamayacağı kararını veriyordum o gün. Dünya görüşleri, kafalarında ki daracık dünyalarından öteye gidememiş, sorunları zorbalıkla çözmeye çalışan, ve gruplaştıkları zaman kendi akıllarını hızla kaybedip, sevdikleri önderlerinin akıllarına sınırsız güven duyan bu tür insanlar ile asla takılmak istemedim. Ne sınırsız bireysellikti istediğim ne de körü körüne adanmışlık. Her şeyin bir orta yolu vardı ve radikal her davranıştan daha güzeldi.

Bu tiplerden kaçmanın ne kadar da imkansız olduğunu görüyorum bazen. Soru sormayıverin bu insanlara; sorunun içinde kutsalları ile alakalı bir şey olunca, mantıklarının nasıl da devre dışı kaldığını, seslerinin nasıl da yükseldiğini, ve hemen nasıl saldırı pozisyonuna geçtiklerini görürsünüz. Sorunuzu ne kadar terbiyeli ve edepli sorduğunuzun önemi yoktur bu insanlar için.

Hayır! Ben her şeyi bilmiyorum. Onun için soru soruyorum. Onun için merak ediyorum. Onun için fikirlere alternatif önerilerde bulunmaya çalışıyor ve hangi yöntemin eldeki soruna daha uygun olabileceğine karar vermeye çalışıyorum. Ama gel gör ki, insan ne kadar da garip bir varlık.

Evet, konu dağılıyor ama, zaten bu yazıyı bir amaç uğruna değil, fikirlerime bir çıkış olarak yazıyorum.

Bu tür insanları da anlıyorum bazen. Kendilerine öğrenmek için soru soran çok olmamış. İnsanlar sorularının altında iğnelerini saklamışlar hep. İmalı konuşmak… Ne kadar büyük bir erdem, ne kadar büyük bir yetenek! Fikirleri hiç tartışılmamış veya sorgulanmamış çoğu insanın. Dinleyenler katılmadıkları yerleri ve kendi düşüncelerini ayıp olmasın diye dinledikleri insanların yüzlerine söylemek yerine onları arkalarından çekiştirmeyi daha uygun görmüşler. Arkadan çekiştirilmeyi hakedercesine, fikirlerini beyan edenler ise yüzlerine karşı fikirlerinin tartışılmasını ve insanların bazen kendilerine katılmayacakları gerçeğini şahıslarına yapılan bir hakaret olarak görmüşler. Tartışmak isteyenler de daha iyi anlamak yerine karşıdaki insana hakaret etmek için kullanmışlar akıllarına gelen soruları. Bu verimsiz ve zavallı döngü içinde büyümüş insanların en küçük soruyu bile fikirlerini geliştirebilecekleri bir şans olarak görmek yerine hakaret olarak görmemelerini beklemek garip kaçardı.

Hiç bir ülkeyi veya hiç bir toplumu veya kesimleri kıyaslamıyorum. Kafanıza böyle bir fikir geldiyse, gelmesin.

Yazın Türkiye’ye ziyarete gittiğim zamanlar, en tiksindiğim konuşmalar imalı konuşmalar ve başkalarını arkadan çekiştirmeler olurdu. Nereye ziyarete gitsek, kendi evlatlarını başkalarının evlatları ile karşılaştıran anne ve babalar, kim ne almış, kim ne satmış, kim kiminle nerede ne yapıyor, bunun derdine düşmüş nice insan. Oturup huzurluca dinleyebileceğiniz, içinizi açacak güzel bir sohbet bulmak ne kadar da zor! Kendilerini dinlediğinizde ufkunuzu açması ve anlattıkları hikayeler ile sizlere ders vermesi gereken yaşlı insanların bu yer yer iğrenç muhabbetlerin başını çekmesi de bu toplumun gençleri için ne kadar da büyük bir talihsizlik.

Halbuki yazacak ne kadar çok şey var… Ama bu saatte yazmak yorucu oluyor..

Kalın sağlıcakla...

No Comments Yet